Amerikalı tarafların olduğu bir ticari tahkimin ortasında, taraf vekilleri hakemden bir şey istedi: şapka değiştirip anlaşmayı kolaylaştırmasını. Hakem dosyaya hakimdi, tarafların güvenini kazanmıştı, müzakereyle varılacak bir çözüm herkesin çıkarınaydı. Buna rağmen hakem rol değiştirmeyi kabul etmedi. Bunun yerine yapılandırılmış bir ara önerdi: tahkim belirli bir süre için durdurulacak, taraflar bu süre içinde ayrı bir arabulucuyla çalışacak, arabuluculuk sonuç vermezse tahkime kaldığı yerden devam edilecekti. Dava, bu ara sırasında uzlaşmayla sonuçlandı.
Bu küçük an, sınır ötesi uyuşmazlıklarda sık karşılaşılan bir gerçeği özetliyor: bir tarafsız üçüncü kişinin rol değiştirip değiştiremeyeceği sorusu yalnızca usule ilişkin bir mesele değil. Bu bir kültürel sinyal. Ve tarafların bu sinyali nasıl okuduğu, nerede oturduklarına göre büyük ölçüde değişiyor. Bu gözlemi geçtiğimiz ay kaleme alan JAMS'ten Giuseppe De Palo, New York merkezli bir uluslararası arabulucu ve yıllardır tanıdığım bir meslektaş; Mealey's International Arbitration Report'ta yayımlanan yazısında tam da bu soruyu, farklı hukuk kültürleri üzerinden derinlemesine inceliyor.
Aynı Soru, Farklı Cevaplar
Çin başta olmak üzere pek çok ülkede, aynı kişinin farklı uyuşmazlık çözüm rollerini üstlenmesi geniş kabul görüyor. Amerika Birleşik Devletleri'nde ise uygulayıcılar bu konuda temkinli; tarafsız kişinin rol değiştirmesi, sürecin meşruiyetini zedeleyebilecek bir risk olarak görülüyor. Bu fark, teknik bir tercih meselesi değil; otoritenin, güvenin ve usul beklentilerinin farklı hukuk kültürlerinde nasıl anlaşıldığına dair derin bir ayrışmanın yüzeye çıkması.
Singapur'da görülen bir Avrupa-Çin ortak girişim uyuşmazlığı bunun iyi bir örneği. Avrupa tarafı tahkime kapsamlı hazırlanmış, kimin sözleşmesel olarak haklı olduğunu ortaya koymaya odaklanmıştı. Yazılı yazışmalar hiçbir sonuç vermiyordu ve Avrupa tarafı, karşı tarafın esasa neden bu kadar ilgisiz göründüğünü anlamıyordu. Çinli taraf ise belgesel kayıttan çok, kendilerini dinleyecek otoriter bir figürle doğrudan konuşma fırsatına değer veriyordu; belirli bir ihlalden çok, uyuşmazlığın iki şirket arasındaki uzun vadeli ilişki için ne anlama geldiğine odaklanıyordu. Süreç, bir hak arama meselesi olarak değil, değerli bir ortaklığa yönelik bir tehdit olarak yeniden çerçevelendiğinde; ve otoriter bir tarafsız kişinin görünür biçimde yer aldığı bir görüşme kurgulandığında, haftalarca süren pozisyonel yazışmanın açamadığı kapı açıldı.
Kuzey Avrupa ise farklı bir örnek sunuyor. İskandinav ülkelerinde uzlaştırma, hem mahkeme hem tahkim süreçlerinin yapısal bir parçası olarak kabul ediliyor; İsveç mahkemelerinde hakimlerin uzlaşmayı teşvik eden aktif bir rol üstlenmesi, Amerika'da tarafsızlık endişesi doğururken, burada yerleşik norm ve kurumsal güven çerçevesinde işliyor. Buradaki fark, usul bütünlüğüne verilen önemin azlığı değil; usul bütünlüğü anlayışının kolaylaştırıcılığı da kapsaması.
İki Çerçeve: Hofstede ve Meyer
Geert Hofstede'nin ulusal kültür boyutları çerçevesi, bu farklılıkları düzenlemek için kullanışlı bir kelime dağarcığı sunuyor; kesin bir model olarak değil, eğilimleri tarif eden bir araç olarak. Güç mesafesinin yüksek olduğu toplumlarda, hiyerarşik otorite daha kolay kabul görüyor ve tarafsız kişi, uyuşmazlığı bütünüyle yönlendirmesi beklenen güvenilir bir figür olarak algılanıyor; kolaylaştırıcılık ile karar vericilik arasındaki sınır buna bağlı olarak daha az belirgin hale geliyor.
Erin Meyer'in Kültür Haritası ise buna iki katman daha ekliyor: anlaşmazlığı ifade etme biçimi ve güvenin nasıl inşa edildiği. Bazı kültürlerde doğrudan itiraz, ilgi ve saygının bir işareti; bazılarında ise açık anlaşmazlık bir saygısızlık biçimi olarak okunuyor. Benzer şekilde, bazı kültürlerde güven yetkinliğin hızla kanıtlanmasıyla kurulurken, bazılarında yalnızca kişisel bağın zaman içinde derinleşmesiyle inşa ediliyor. Bir tarafın hiç çalışmadığı kurumsal bir yapıdan gelen yapılandırılmış bir süreci kabul etmesi mümkünken, bir başka taraf aynı süreci ancak zaten tanıdığı ve güvendiği biri önerirse kabul edebiliyor.
Pratikte Ne Yapılabilir
Bu kültürel dinamikleri anlamak yalnızca bir başlangıç. Asıl mesele, bu anlayışı karşı tarafı belirli bir süreç tasarımını kabul etmeye ikna etmek için nasıl kullanılacağı.
Süreç, karşı tarafın kendi diliyle çerçevelenmeli. Bir Çinli tarafa tahkim önerirken verimlilik veya icra edilebilirlik değil, tarafsızlık, uzmanlık ve ilişkiyi koruma vurgulanmalı; Amerikalı bir tarafa hibrit bir süreç önerirken ise esneklik değil, rıza mekanizmaları, rol ayrımı protokolleri ve New York Sözleşmesi kapsamındaki icra yolu öne çıkarılmalı. Aynı süreç, karşı tarafın güvende hissetmesi için neye ihtiyaç duyduğuna göre çok farklı biçimlerde sunulabilir.
Zımni varsayımlar başlangıçta açığa çıkarılmalı. Sınır ötesi uyuşmazlıklarda bir tarafın varsayımı rol değiştirmenin normal olduğu, diğerininki ise yasak olduğu yönünde olabilir; bu fark güveni zedeleyene kadar hiç fark edilmeyebilir. Bu varsayımların uyuşmazlık çözüm şartı müzakere edilirken ya da ilk usul toplantısında ortaya konması, tarafların bu farklılığa çarpmadan önce onun etrafında tasarım yapabilmesini sağlıyor.
Zamanlama da en az içerik kadar önemli. Sözleşme müzakere edilirken taraflar iş birlikçi bir çerçevede olduğu için hibrit mekanizmalar üzerinde anlaşmak en elverişli an; uyuşmazlık başladıktan sonra pozisyonlar sertleşiyor ve aynı öneri, gerçek bir tasarım tercihinden çok taktiksel bir manevra gibi algılanabiliyor.
Süreci öneren taraf, tarafsız kişi değil kurum olmalı. Uyuşmazlığın ortasında rol değiştirmeyi kendiliğinden öneren bir hakem, kendi çıkarını gözetiyor izlenimi verme riski taşıyor; kurumların bunu kurallarına, rıza formlarına ve vaka yönetimi süreçlerine, tarafsız ve sistematik bir seçenek olarak yerleştirmesi çok daha güvenilir bir zemin sunuyor.
Son olarak icra gerçekliği gözden kaçırılmamalı. Ortaya çıkacak kararın uluslararası icrası öngörülüyorsa, 172 taraf devleti bulunan New York Sözleşmesi belirleyici çerçeve olmaya devam ediyor; usul düzensizliği, tarafsız kişinin rolüne dair belirsizlik dahil, bir kararın tanınmasına itiraz için gerekçe oluşturabiliyor. Bu noktada akılda tutulması gereken temel ayrım şu: tahkim yargısal bir süreç, arabuluculuk ise alternatif bir uyuşmazlık çözüm yöntemi; hibrit bir tasarımın gücü, bu iki farklı niteliği doğru sırayla ve açık rıza mekanizmalarıyla bir araya getirebilmesinden geliyor.
Asıl Ders
Bir tarafsız kişinin rol değiştirip değiştiremeyeceği sorusu, bir düzeyde dar bir usul meselesi. Başka bir düzeyde ise otoritenin, sürecin ve riskin farklı hukuk kültürlerinde nasıl anlaşıldığına açılan bir pencere. Kurumlar bu farkları yavaş yavaş, ama gerçek biçimde yakınlaştırıyor; sınır ötesi hakem eğitim programları, çift yetkinlikli uygulayıcıların artışı ve kural uyumlaştırma çabaları bunun göstergesi. Ama ikna katmanı, yani karşı tarafı belirli bir tasarımı kabul etmeye yönlendirme becerisi, kurumlar yakınlaşırken bile hâlâ yeterince gelişmiş değil. Rüzgârı okumak, doğru ismi bilmek kadar, karşıdaki kişinin rüzgârı hiç o şekilde tarif edilirken duyup duymadığını da bilmek demek.
Kaynak
1. Giuseppe De Palo, Reading The Wind: How Cultural Currents Shape Dispute Resolution Across Borders, Mealey’s International Arbitration Report, Vol. 41, No. 7, Temmuz 2026.