Alternatives dergisinin Mayıs 2026 sayısında dikkat çekici bir analiz yayımlandı. Giuseppe De Palo'nun kaleme aldığı, Atina merkezli avukat, arabulucu ve akademisyen Vassiliki Koumpli'nin katkılarıyla şekillenen ve CPR Institute tarafından yayımlanan bu çalışmayı okurken birkaç kez durdum.
Çünkü anlattıkları yalnızca Yunanistan'ın hikayesi değil.
Avrupa'nın En Detaylı Sistemi, En Mütevazı Sonucu
Yunanistan on yıldan kısa bir sürede Avrupa'nın en ayrıntılı arabuluculuk mevzuatını kurdu. Merkezi düzenleyici kurum, zorunlu ilk oturum mekanizması, kapsamlı akreditasyon sistemi, etik kod. Her şey kağıt üzerinde mükemmel.
Koumpli'nin aktardığı rakamlar ise farklı bir tablo ortaya koyuyor.
Zorunlu ilk arabuluculuk oturumlarında anlaşma oranı yüzde 10'un altında. Gönüllü arabuluculukta ise yüzde 80'in üzerinde.
Aynı süreç, aynı ülke, aynı arabulucular. Tek fark: birinde taraflar orada olmak zorunda, diğerinde olmayı seçiyor.
Fark Prosedürde Değil, Kültürde
Koumpli'nin analizinin en güçlü noktası burası. Yunanistan arabuluculuğu bir prosedürel zorunluluk olarak tasarladı. Taraflar geliyor, oturuyor, formaliteyi tamamlıyor ve çıkıyor. Gerçek bir çözüm arayışı nadiren başlıyor.
Arabuluculuk bir seçim olduğunda ise tablo tamamen değişiyor. Taraflar masaya kendi iradeleriyle oturduğunda, süreç işliyor.
Bu bulgu bana çok tanıdık geliyor.
Türkiye Bu Denklemin Neresinde?
Türkiye’de arabuluculuk istatistikleri güçlü görünüyor. 2025 yılında uyuşmazlıkların yüzde 54’ü anlaşmayla sonuçlandı. İş mahkemelerinde yük yüzde 77,5 oranında azaldı.
Ancak burada önemli bir noktayı hatırlamak gerekiyor. Türkiye’nin arabuluculuk sistemi aslında zorunluluk üzerine değil, ihtiyari arabuluculuk anlayışı üzerine inşa edildi. 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun temel yaklaşımı, tarafların kendi iradeleriyle çözüm aramasını teşvik etmekti. Daha sonra yargı sistemindeki iş yükünü azaltmak ve tarafları alternatif çözüm yöntemleriyle tanıştırmak amacıyla belirli uyuşmazlık türlerinde dava şartı arabuluculuk uygulamalarına geçildi.
Bu nedenle Türkiye’nin deneyimi, yalnızca zorunlu arabuluculuk üzerinden okunabilecek bir hikâye değil. Bir yandan gönüllülük esasına dayanan bir sistemin üzerine inşa edilmiş güçlü bir mevzuat yapısı, diğer yandan belirli alanlarda uygulanan dava şartı mekanizmaları bulunuyor.
Tam da bu nedenle Koumpli’nin Yunanistan için ortaya koyduğu soruları Türkiye açısından da sormak gerekiyor: Bu anlaşmaların ne kadarı tarafların gerçekten çözüm aradığı süreçlerden doğuyor? Ne kadarı prosedürel bir zorunluluğun doğal sonucu? Avukatların arabuluculuğu bir fırsat olarak sunduğu dosyalar ile yalnızca dava öncesinde tamamlanması gereken bir aşama olarak görülen dosyalar arasında nasıl bir fark oluşuyor?
Bu ayrımı daha derinlemesine anlamak, Türkiye’deki arabuluculuğun geleceğini değerlendirmek açısından büyük önem taşıyor.
Mevzuat Kültürü Değiştirmiyor
Koumpli'nin çalışmasının özünde şu tespiti var: Yasal çerçeve kurmak ile kültürel benimsemeyi sağlamak birbirinden çok farklı şeyler.
Arabuluculuk, hukukçular tarafından içselleştirilmeden, taraflara gerçek bir seçenek olarak sunulmadan, yargı tarafından aktif biçimde desteklenmeden, eğitim sistemine dahil edilmeden; yalnızca bir prosedür olmaktan öteye geçemiyor.
Bu, Türkiye'nin önündeki asıl soru.
Mevzuat güçlü. Kurumsal altyapı gelişiyor. Ama arabuluculuğu bir kültür haline getirmek, yasayla değil; avukatların tutumunu, yargının yaklaşımını ve en önemlisi tarafların zihniyetini dönüştürmekle mümkün.
Erken Görmek, Erken Kazanmak
Yunanistan bu yolu daha önce yürüdü. Nerede tıkandığını gördük. Neden tıkandığını anladık. Reform önerileri de net: finansal teşvikler, yargısal yetkilendirme ve hukuk eğitimine entegrasyon.
Türkiye bu dersleri kendi deneyimine yansıtabilirse, aynı tıkanıklıkları yaşamadan ilerleyebilir.
Ancak burada önemli bir nüans var. Arabuluculuk zorunlu hale geldiğinde, taraflara zorunlu olanın ne olduğu doğru anlatılmalıdır. Çünkü dava şartı uygulamalarının amacı tarafları bir anlaşmaya zorlamak değil; arabuluculuğun tanınmasını, denenmesini ve uygun uyuşmazlıklarda bir çözüm seçeneği olarak değerlendirilmesini sağlamaktır.
Bu amaç gözden kaçtığında süreç kolaylıkla bir formaliteye dönüşebilir. Oysa taraflar arabuluculuğu gerçek bir seçenek olarak gördüklerinde, süreç yalnızca mahkemelerin yükünü azaltan bir mekanizma olmaktan çıkar; uyuşmazlık çözüm kültürünün bir parçası haline gelir.
Arabuluculuk bir tercih olarak benimsendiğinde gerçekten işe yarar.
Bu farkı erken görmek, sektörün geleceği için kritik.
Referans: Giuseppe De Palo (Vassiliki Koumpli'nin katkılarıyla), "Greece's Mediation Experiment: Institutional Strength Without Cultural Traction", Alternatives to the High Cost of Litigation, Vol. 44 No. 5, Mayıs 2026. CPR Institute.