Yapay Zekâ, Deepfake ve Hukukun Arayışı
Bir hukukçu olarak bugüne dek birçok dönüşüme tanıklık ettim. Ancak dijital teknolojilerin bu denli hızlı, bu denli derin bir şekilde hem bireysel haklara hem de toplumsal yapıya etki ettiğini daha önce hiç görmemiştim. Özellikle yapay zekâ destekli “deepfake” teknolojilerinin geldiği nokta, hepimize şu soruyu sorduruyor: Gerçekliğe hâlâ güvenebilir miyiz?
Bir kişinin yüzü, sesi, hatta jestleri ve mimikleri bugün yalnızca birkaç yazılım marifetiyle bireyin bilgisi ve rızası olmadan yeniden üretilebiliyor. Ortaya çıkan içerik, o kişinin hiç bulunmadığı bir yerde, hiç söylemediği bir sözü söylemiş gibi gösteriyor. Bu sadece bireyin itibarını değil; kamusal tartışmanın sağlığını, seçimlerin dürüstlüğünü, sanatın özgünlüğünü ve mahremiyetin dokunulmazlığını tehdit ediyor.
Gerçek ile Kurgu Arasındaki Çizgi Siliniyor
Deepfake teknolojilerinin geldiği nokta, klasik “sahte haber” tartışmalarının çok ötesine geçmiş durumda. Artık yalnızca içeriğin ne söylediğini değil, kimin söylediğini bile sorgular hale geldik. Bu kırılma, toplumsal güvenin en temel yapı taşlarından birine –gerçekliğe– doğrudan zarar veriyor.
Örneğin seçim dönemlerinde üretilen manipülatif bir video, bir adayın algısını saniyeler içinde değiştirebiliyor. Bir sanatçının sesi veya bedeni kullanılarak üretilen sahte içerikler, telif haklarının da ötesinde onarılamaz manevi zararlara yol açabiliyor. Basın mensuplarının görüntüleri kopyalanarak üretilen yalan haberler, kamuoyunun doğru bilgiye erişimini imkânsız hale getiriyor.
Hukukun Geriden Geldiği Alan
Teknoloji çoğu zaman hukukun önünden gider, bunu biliyoruz. Ancak bu kez durum çok daha çetrefilli. Deepfake gibi teknolojilerde ihlal anlık, etkisi yaygın ve sorumluluğu çoğu zaman belirsiz. Bir içeriği kim üretti? Kim yaydı? Kim sorumlu? Cevaplar, çoğu hukuk sistemi açısından hâlâ flu.
Bazı ülkeler bu sorulara yanıt üretmeye başladı. Danimarka, her bireye yüzü, sesi ve bedeni üzerinde telif hakkı tanıyan bir yasa taslağı üzerinde çalışıyor. Fransa, yapay zekâ ile üretilen içeriklerin açıkça tanımlanmasını zorunlu kıldı. Birleşik Krallık, özellikle cinsel içerikli deepfake videoları hedef alarak hapis cezası getiren düzenlemeler yaptı. Avrupa Birliği’nin AI Act girişimi, yapay zekâ destekli içerikleri sınırlı risk grubuna alarak şirketlere şeffaflık yükümlülüğü getiriyor.
Hukuki Boşluklar, Etik Açmazlar
Yine de bu müdahaleler, sorunu bütünüyle çözmekten uzak. Bugün hâlâ deepfake teknolojisinin doğrudan tanımının yapılmadığı ülkeler var. İçeriğin üretildiği ülke ile yayıldığı ülkenin farklı olması, yargı yetkisi sorunları yaratıyor. Teknoloji şirketlerinin etik sorumluluğu ise büyük ölçüde düzenleme dışında kalıyor.
Bu noktada yalnızca “yasaklayıcı” değil, “yönlendirici” bir hukuk anlayışına ihtiyaç var. Etik rehberlerin, sektörel denetim kurullarının, kullanıcı eğitimlerinin ve rıza mekanizmalarının birlikte çalıştığı yeni bir model gerekiyor. Gerçekliğin savunusu, artık yalnızca bireyin değil, toplumun tamamının görevi hâline gelmeli.
Toplumsal Dönüşüm ve Hukuki Yönetişim
Bu dönüşüm yalnızca hukuk metinleriyle sınırlı değil. Toplumun tüm bileşenlerinin – hukukçuların, medya profesyonellerinin, sanatçıların, teknoloji geliştiricilerinin – birlikte hareket etmesi gereken bir dönemdeyiz.
Ben de bu süreçte yalnızca bir hukukçu değil, aynı zamanda etik bir yön gösterici olarak sorumluluk hissediyorum. Teknolojinin insan onurunu örselemediği, hakların algoritmalar karşısında yalnız bırakılmadığı bir gelecek mümkün. Yeter ki bu meseleyi yalnızca “dijital” değil, “insani” bir konu olarak görelim.
Not: Bu konuda ADRİstanbul ekibinin hazırladığı makaleyi aşağıdaki linkten incelemenizi öneririm.










