İklim müzakereleri artık yalnızca bilimsel hedefler, karbon oranları ya da finansal taahhütler üzerinden yürüyen teknik süreçler değil. Belém’de gerçekleşen COP30, bu gerçeği belki de en açık haliyle yüzümüze çarptı. Çünkü artık iklim diplomasisi, bir iklim “sorunu”ndan çok, gezegenin geleceği için nasıl bir ortak yaşam tahayyülüne sahip olduğumuzu gösteren bir “uyuşmazlık çözüm” alanı. Bu nedenle süreci bir arabulucu gibi izledim: Tarafların tutumlarını, uzlaşmazlıkların kök nedenlerini, ortak zemin arayışlarını, iyi niyetli ama kırılgan ilerlemeleri…
Zirvenin en çok konuşulan başlığı fosil yakıtlardan çıkış oldu. 88 ülke net bir mesaj vermek için “kademeli çıkış” talep etti ama bu irade sonuç metnine yansıtılamadı. Fosil yakıt üreticisi ülkelerin ve bazı gelişmekte olan ekonomilerin enerji güvenliği gerekçesiyle oluşturduğu blok, bu çağrıyı etkisiz hale getirdi. Burada açık bir uyuşmazlık vardı ama çözüm modeli yoktu. Tam bir çıkmaz anı. Arabulucular bilir: Eğer taraflar aynı soruna farklı çerçevelerden bakıyor ama ortak bir dil geliştiremiyorsa, uyuşmazlık sadece ertelenir. Ve öyle de oldu. Fosil yakıt meselesi COP31’e devredildi.
Finansman konusu ise daha da çetrefilli. Adaptasyon fonlarının üç katına çıkarılacağı ilan edildi ancak bu yalnızca bir hedef. Fonun ne zaman, nasıl, kim tarafından, hangi kriterlerle aktarılacağı belirsiz. Burada da bir müzakere boşluğu görüyoruz. Gelişmiş ülkelerin kaynak sunmaktan ziyade taahhüt vermeyi tercih etmesi, güven bunalımını derinleştiriyor. Taraflar hâlâ birbirine “niyet mektubu” yazıyor; oysa zaman artık işleyen bir sözleşme istiyor.
Karbon piyasalarını düzenleyen Madde 6 ise, neredeyse sembolik düzeyde bir tıkanıklık yaşadı. Şeffaflık mı önemli, ulusal esneklik mi? Güvenlik mi, verimlilik mi? Bu tür ikiliklerde müzakereci olarak bilirim ki, çözüm arayışı teknikten çok felsefidir. Yani bu konuda karar verilememesi, sadece düzenleme eksikliği değil; güven eksikliğidir. Taraflar aynı sistemde işlem yapmak istiyor ama birbirinin defterini açmaya gönüllü değil.
Zirvede beni en çok etkileyen başlıklardan biri doğa temelli çözümler oldu. Brezilya’nın önerdiği orman koruma fonu, sadece finansal değil, etik bir model sundu. Daha önemlisi, yerli topluluklara ait 160 milyon hektarlık alanın tanınması yönünde verilen sözler, karar vericilerin en azından “merkez” ile “çevre” arasındaki dengeyi fark etmeye başladığını gösterdi. Bu başlıkta taraflar, ilk kez birbirini duymaya daha açıktı. Bu, arabuluculuğun temel kazanımıdır: Duyulmak. Çünkü bir müzakerede insanlar önce haklı olmak değil, duyulmak ister.
Toplumsal cinsiyet konusu ise ne yazık ki bu kadar yüksek perdeden tartışılamadı ama kabul edilen Yeni Gender Action Plan önemli bir eşikti. Kadınların, yerli halkların ve gençlerin iklim süreçlerine aktif katılımını öngören bu plan, toplumsal adaletin görünmeyen boyutunu görünür kılmak açısından değerli. Müzakere süreçlerinde genellikle en çok etkilenenler en az konuşanlardır. Bu kez onların lehine bir alan açıldıysa, bu süreç bir miktar da olsa ileriye gitmiştir diyebiliriz.
Ticaret başlığında ise daha fazla gerilim vardı. Avrupa Birliği’nin karbon temelli ticaret önlemleri gelişmekte olan ülkeler tarafından ciddi bir şekilde eleştirildi. Bu alan daha çok pozisyon savunma şeklinde ilerledi. Taraflar birbirini ikna etmeye çalışmadı; sadece kendi gerekçelerini beyan etti. Oysa müzakere sadece anlatmak değil, anlamaya hazır olmaktır.
Tüm bu başlıkların sonunda genel izlenimim şu oldu: COP30, yapıcı diyalogların henüz yerleşmediği ama ihtiyaç duyulduğu bir dönem zirvesiydi. Taraflar masa etrafında kalmayı kabul etti ama çoğu konuda masaya somut çözüm değil, endişelerini koydu. Bu da süreci ilerletmekten çok, bir sonraki zirveye devretmeye yaradı.
Ve şimdi gözler Antalya’da. 2026’da Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenlenecek COP31, Belém’de açık kalan dosyaların yeniden açılacağı, bazıları içinse kapanıp kapanmayacağının belirleneceği bir zirve olacak. Umarım bu kez, sorunlar daha fazla ötelenmeden; barışçıl yöntemler, kolektif sorumluluk ve kapsayıcı diyalog ile yeni bir iklim müzakeresi kültürü kurulur.
Çünkü çözüm, anlaşmayı imzalayanlar kadar, anlaşılmayı bekleyenlerin de hakkıdır.
Ve şunu da unutmamak gerekir: Süreçlerde konuşulanlar kadar, konuşulamayanlar da önemlidir. Bu sessizlikleri anlamlandırmak ve yapıcı biçimde masaya taşımak için, COP31’de sadece karar vericilerin değil; bu süreçlerin yansımasını doğru değerlendirebilecek uzmanların, kolaylaştırıcıların ve arabulucuların da etkin şekilde yer alması kritik bir ihtiyaçtır.
Kaynakça
– COP30 Resmi Web Sitesi: https://cop30.br/
(bu metinde kullanılan görsel resmi web sitesinden alınmıştır)










